CHRISTOPHER MARLOWE II. EDWARD
CHRISTOPHER MARLOWE II. EDWARD

CHRISTOPHER MARLOWE II. EDWARD

İlk kitap incelememin II. Edward olmasını istiyorum. bu kitabı okumaya arkadaşım sayesinde başlamıştım. Bir gün sohbet sırasında, sanırım İngiltere’nin rejiminden bahsediyorduk, bir kitap okuduğundan ve çok etkilendiğinden bahsetmişti. Uzun uzun anlattı. Anlatımını çok sevdiğim için ve onun önerisi olduğu için okumaya karar verdim. Kitabı da ondan ödünç almıştım. Serüven boyunca -ki her kitap benim için bir serüvendir- ne olacağını arkadaşımdan dinlediğim için biliyordum. Açık konuşmak gerekirse onun anlatımı beni daha çok heyecanlandırmıştı ve kitaptan o kadar da zevk alamadığımı düşünmüştüm. Ta ki Edward’ın ölüm sahnesine gelene kadar. Bazı şeyleri söylemeyeceğim ki siz de kitaptan zevk alabilin. Yine de biraz boşboğazlık etmeye hakkım varsa anlatmak istiyorum.

   Öncelikle her ne kadar Edward’ın ilişkileri çok göze çarpsa da 14. yüzyılın İngiltere’sini ve feodalite rejimini keskin sınırlar ile gözler önüne seriyor. Tarih derslerinde anlatılan bu rejimi anladığımı düşünmüş olsam da, o zaman için diyorum, bu kitap ile birlikte tam olarak neyden bahsedildiğini anlamış oluyorum.  Feodalitenin neden birliği bozduğunu ve kralın iradesinin halk ve soylular tarafından nasıl yeri geldiğinde hiçe sayıldığını çok güzel özetlemiş Marlowe. Mantık evlilikleri, çıkar ilişkileri, aldatmalar ve kandırmacalar, güce karşı duyulan şehvet ve zayıf olanın kaybettiği geri dönülemez bir son… Edward’ın yaptığı olağan bir insani davranıştı fakat oturmakta olduğu taht ve bulunmuş olduğu konum onun normallerini ötekileştirmek durumundaydı. Her tacın kendi iradesi vardır ve onu başlarına geçiren sıradan insanlar normallerini kenara bırakmak zorundadır.

  Feodalitenin var olduğu süreç boyunca her zaman perde arkasından yürütülen bir devlet mevcuttu. Kral tacını takıyor ve tahtta oturuyor olsa ve son kararı o verir deniyor olsa da aslında verdiği her karar soyluların çıkarlarından etkileniyor ve en berrak fikir bile soylu çıkarlarının çamuruna bulanıyordu. Ta ki 1453 İstanbul’un fethine kadar. Her soylu, istisnaları olmadan, kendi çıkarlarını gözetiyor ve kralın yanındayım diyen herkes aslında “pastadan bana da pay düşer mi?” amacını güdüyor. Bunun farkında olan krallar ise tabi ki de her normal insan gibi kendisine farklı ve çıkarsız yaklaşan kişiye kapılıp gidiyor. Edward’ın  Gaveston’a bu kadar bağlı olmasının sebebi buydu diye düşünüyorum. Etrafında o kadar sahtelik gördükten sonra onda iyi ya da kötü emeller olması umrunda olmadan gerçek bir şeyler görmesi “toprakları istediğiniz şekilde bölüşün. yeter ki bana Gaveston ile yalnız olabileceğim bir köşe bırakın.” sözünü pek ala açıklıyor.

Ülkesinden vazgeçmiş bir kral söz konusu ve soyluların yeterince güçlü olabilmesi için kralın varlığına da ihtiyaç duyulduğu düşünülürse bu pek tabii onları korkutacak. Onlar ise yaralı aslanlar gibi oradan oraya koşturarak bir çözüm arayacak. Telaşla attıkları her adım ise birilerinin hayatlarına mahal olacak. Edward aynı zamanda evli ve bir çocuğa sahip. Ne var ki bunca baskı ve kargaşanın altında hassas ruhlu bir insan olarak pek üstesinden gelemiyor, çocuğunu ve karısını oldukça ihmal ediyor.  İlgisiz bırakılan her kadının yapacağı gibi yalnızlıktan oldukça şikayetçi olan kraliçe ise kendine başka kollarda teselli arıyor. Bir çiçek için su neyse bir kadın için de ilgi böyle bir zorunluluktur aslında. İlgisiz kalan bir kadın unutulduğunu hisseder ve her insan aslında unutulmamayı ve kayan bir yıldız misali hızlıca geçip gittiği şu hayatta küçükte olsa ona ait bir iz bırakmayı istemez mi? Tüm bunlardan sonra koca bir hatalar silsilesi ve çıkar çatışmaları, ardından herkesin en ufak hatalarının dahi bedelini ödediği bir hesaplaşma ve sonra herkesin birer birer kaybolduğu tarihteki başka bir tozlu sayfa.

  Herkesin zevkleri ve ihtirasları peşinde koşup buna rağmen başkalarını aynı nedenlerle suçladığı sonu hüzünlü bir otobiyografik roman aslında. Olaylara karakterlerin çerçevesinden bakmayı seçerseniz ” Marlowe duyguyu geçirememiş” dediğiniz yerlerde dahi aslında ne çok hüzün ve acı olduğunu hissedebilirsiniz. Herkes seçemediği ve istemediği şeyleri yapmak zorunda kalabiliyor. Ağır baskı ve sorumluluk altında sonu belli olan bir hayatı formaliteden yaşamak yerine biraz bencilliği kendisine hak gören Edward’a kimse bir şey dememelidir belki de. Birkaç alıntı ile yazımı sonlandırmak istiyorum:

   “Bir fısıltı var kulağımda; uyursam asla uyanmayacağımı söylüyor; işte bu korku beni böyle titretiyor.”

   “Ölüm bir mutluluktur acı çekenlere.”

   “Her yer benzer birbirine. Her toprak uygundur gömülmeye.” 

   “Gece gündüz güneş parladığı sürece yıldızları niye sevsin ki kutupta yaşayanlar?”

   “Sizler kralın yüzüne karşı meydan okumaya cüret ediyorsunuz.”

                                                                                                                                     Damla S.

Şurada paylaş:

2 yorum

  1. Arslan Bek

    Baştan sona okudum, anlatımınız kitaba olan ilgimi epey arttırdı dönemin koşullarını ele alış biçimi hakkındaki yorumlarınız da epey aydınlatıcı olmuş, incelemeniz için teşekkürlerimi sunarım ve umarım sizden yeni incelemeler okuma şansım olur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir